Milliyet gazetesinin geleneksel “Liseler Arası Müzik Yarışması” sanırım en son 1980 yılında düzenlendi. Bakırköy Lisesi ekibi o yıl yarışmanın İstanbul ayağına kendi bestesiyle katıldı. Kulakta kalan basit melodi ve duygulu sözler ne yazık ki jüriden en yüksek oyu alamadı;

Ağlamak, ağlamak istiyorum,
Simsiyah bulutlar gibi.
İçimi dökmek istiyorum,
Sayfalar, sayfalar dolusu.(1)

Bugünlerde ben de benzeri duygular içindeyim. Ağlamak, sana içimi dökmek istiyorum.

Tamam; eskiden de, üstlerinde cicili bicili elbiselerle 23 Nisan törenine katılan ve kimi ay-yıldızlı, kimi Atatürk’lü kâğıt bayrakları sallayarak şiir, şarkı mırıldanan ya da sahilde birlikte yaptıkları kumdan kale tamamlanınca, kumlu elleriyle babasına sarılıp, öpücük yağdıran çocukları görünce gözlerime yaş dolardı. Gizlemeye çalıştığım o yaşları görenler de bana sulu göz derdi. Ama bu başka! Yolda koparıp, paltosunun cebine sakladığı gülü Nisan’a verme telaşıyla, elini dikenden kanatan Bedirhan’ın coşkusu(2) da gözlerimi doldurmaya yetiyor artık. Çocuk, kadın, erkek, yaşlı, genç ayırt etmeden, herkese kötülük yapmak için gönderilen “Ufaklık”(3) yüzünden on yıl boyunca acı çeken Sadako Sasaki’nin, kendisini ölümden kurtaracak bin kâğıt turnayı tamamlayamayıp, 664’de kalmasındaki çaresizlik de…(4) Yitirdiği sevdiğine, elinde saz, türkülerle seslenen güzel bir kadının yanık sesi de;(5)

Gesi bağlarında dolanıyorum
Yitirdim yârimi, aranıyorum
Bir tek selamına güveniyorum
Gel otur yanıma, hâllerimi söyleyim

Aylar süren kaygı dolu, alışılmış sosyal ilişki ve iletişimden uzak kalınan bir dönemin insanları daha tepkisel olmaya ittiğini, tepkilerin de kimisinde kızgınlık, kimisinde suskunluk, kimisinde de olur olmaz ağlamak şeklinde görüldüğünü söyleyen doktor arkadaşlarım bu hâlimin bir “bunalım” olduğunu iddia ediyor. (Kulağa daha bilimsel gelsin ve korkutucu olsun diye “Depresyon” demeyi yeğliyorlar.) Oysa ağlamak, ağlayabildiğini görmek “şu gelip geçici dünyada, her şeye rağmen var olduğunu” duyumsamak değil miydi? (6)

Ağlamak senin, kara dünyada,
Hâlâ sevdiğin ve hissettiğin,
Tüm güzelliğin ve çirkinliğinle
Var olduğundur.

Ağlamak güzeldir;
Süzülürken yaşlar gözünden, sakın utanma!

Doktor arkadaşlarla anlaşamadığımız nokta şu; ağlamaklı olma hâli, o da süreklilik gösterirse, bunalımın yalnızca bir belirtisi. Diğer duygusal belirtiler şöyleymiş (Allah’ını seversen söyle bana, bunlardan hangisini görüyorsun bende?); (7)

  • Kendini suçlama ve değersiz görme
  • Umutsuzluk, gelecekten bir şey beklememe
  • Çökkün, karamsar ruh hâli
  • Herhangi bir şeyden zevk alamama
  • Hiçbir şey hissedememe, duyguların körelmesi

Tamam; bütün dünyayı eve kapatan salgın nedeniyle hepimiz bunaldık, daha kaygılı, daha kuruntulu olduk. Ama benden bunun sorumluluğunu üstlenip, kendimi suçlamamı da beklemesin hiç kimse! Hele hele karamsarlık? Umutsuzluk? Hiç bana göre değil… Çünkü ben umut dolu olmayı ve başkaları için de umut taşımayı seçtim bir kere. Bilinmeyen bir şairin, yıllar önce okuduğum ve kendimden bir parça bulduğum “Hep Yanımdasın” şiiri beni derinden etkilenmiş, gelecek güzel günler için umutlandırmıştı;

Ben de umutluyum.
Ama bazen,
Sürüklendiğim oluyor,
Umutsuzluğa doğru…
O zaman seni arıyorum;
Sen de hemen yolu değiştiriyorsun,
Umuda doğru…

Böylesine bir umut olsam, daha ne isterim?

Dönelim yine şu ağlamak konusuna; ben neden ağlıyorum?

Aslında hepimiz, sürekli ağlıyoruz da haberimiz yok! Gözyaşı bezlerimiz gözlerimizi kaygan ve nemli tutabilmek için gün boyu çalışıyor, “Bazal Gözyaşı” salgılıyor, hatta soğan buharı örneğinde olduğu gibi, farklı kimyasalların ve fiziksel darbelerin zararını önlemek için, anlık “Refleks Gözyaşı” üretiyor. Ama bir de, işlevi üzerine çeşitli görüşler ortaya atılsa da nedeni hâlâ tam olarak anlaşılmamış olan “Duygusal Gözyaşı” var.(8) Kimyasal yapısı diğer ikisinden çok farklı olan duygusal gözyaşı, yüksek düzeyde ACTH stres hormonunun yanı sıra, bir endorfin ve doğal ağrı kesici olan ensefalin içeriyor. İşte bütün kabahat bu gözyaşının!

Ağlamanın “savunmasız kaldığımızda yırtıcıları uyandırmaksızın başkalarının bize yanıt vermesine olanak tanımak için gelişen bir çeşit sessiz sinyal sistemi ya da tutkuyu ifade etmenin bir yolu olduğuna, duygu durumunu dengelediğine, karmaşık bir toplum hayatı içinde, yakın ilişkiler için gerekli olan duygudaşlığı ortaya çıkardığına” inananlar var. Ayrıca, ağlamanın stresi hafiflettiği de düşünülüyor. Bir araştırmaya göre; kadınların %85’i ve erkeklerin%73’ü ağladıktan sonra kendilerini daha iyi hissettiklerini bildirmiş.(9)

Kadınlar daha çok ağlıyor!

Bilim adamlarına bakılırsa, kadınlar üzgün olduğunda, hüsrana uğradığında veya kızdığında yılda ortalama 64 kez, erkeklerse ölüm gibi önemli kayıplarda, gerçekten çok sinirlendiklerinde ya da büyük hayal kırıklıklarında 17 kez ıslatıyormuş yanaklarını.(10)

Kadınların, orta yaşları geride bıraktıkça daha az ağlayıp daha fazla kızmaya, erkeklerinse tam tersi, yaşlandıkça daha çok ağlamaya başladığını biliyor muydun? İlahi adalet bu olsa gerek! Yoksa kolayına kaçıp, hormonları mı suçlamalı?

Gözyaşlarımın nedeni albümlerde ve sıkı sıkıya kapatılıp, gözden ırak dolap köşelerine saklanmış kutuların (şimdilerde, bilgisayarın ya da telefonun hafıza yedeği disklerin) içinde tutsak kalan onca yıl olabilir mi?

Peki, ağlamak ayıp mı? Şarkılarda bile söylendiği gibi erkekler ağlamazsa, utanmam mı gerekiyor? Can Yücel bu konuda da çizgiyi çekmiş;

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
Yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.(11)

Ölüm gibi önemli kayıplar”…

Vedalar mı ağlatmaya başladı beni?

Gittiği yerde daha mutlu olacağına inanmak teselli etse de, sevgili dostla bir daha görüşemeyeceğinizi, oturup iki lafın belini kıramayacağınızı söyleyen telefon mesajı, göğsünü boşaltıp boğazına oturan bir hıçkırıkla seni gözyaşlarına boğmaz mı? Kısa bir zaman sonra, gülümseyen yüzünü o gözden uzak tutulan fotoğraflara bakmadan hayalinde canlandıramayacağını bilmek…

Şimdi bana, Hüdavendigar’ın “vedalar gözleriyle sevenler içindir, çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmaz” sözünü hatırlatacaksın, biliyorum… Ama ben sevmenin ya da sevilmenin sona ermesinden değil, veda etmenin kendisinden bahsediyorum. Bu, saf bir çocukluk aşkının bitişinden çok, o aşkın coşkusuyla dolu yaz günlerinin sona erişi gibi;

Çocuk kalbimize dolan gamla,
Oturup ağlamıştık sessiz, çardakta.
Çaresiz erken inen akşamla,
Veda edip ağlamıştık biterken o yaz.
(12)

Uzun zaman önceydi; Edirne’nin ısıtma sistemi olmayan tarihi Rüstem Paşa Kervansarayında “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgasını” her bir hücremde hissettiğim bir gecede, babamın öldüğü bir rüya görmüş, yataktan gözyaşlarıyla fırlamıştım. Gece yarısı çalan telefonda hıçkıra hıçkıra ağlayan oğlundan kendi ölümünü sükûnetle dinleyen babam, “Ne güzel bir rüya! Vedayı değil, vuslatı anlatıyor.” demişti de, telefonun bu ucunda ne söyleyeceğimi bilememiştim…

Sana iletilmek üzere emanet alıp yüreğinde taşıdığı sözü söyleyen, senden duyması gerekenleri can kulağıyla dinleyen ve senin erginleşme serüvenindeki görevini tamamladıktan sonra veda eden dost için “kaybedilmiş” denebilir mi? Onu gülümseyerek uğurlamak gerekmez mi? Ama ah şu felek! Ah şu “paylaşılan o güzel anların bir benzerinin yeniden yaşanması umudunu” yok eden ayrılık!

Gerçekten çok sinirlenme”…

Beni baharın coşkusundan, yağmur kokusundan alıkoyan, bana filizlenen, yapraklanan, renk renk çiçeklenen kuru dalların solgun yüzleri nasıl canlandırdığını göstermeyen, gülümsemeye başlayan o dudaklardan dökülen neşeli şarkıları dinlettirmeyen sırnaşık virüse duyduğum “gerçekten büyük kızgınlık” olmasın bu hüznün nedeni? Şu güzelim Selanik türküsünü yakan Melike’nin dilindeki gibi bir sitem mi bu;

Bülbülleri har ağlatır,
Âşıkları yar ağlatır,
Ben feleğe neylemişim,
Beni her bahar ağlatır.(13)

Öyle olsaydı işim kolay olurdu; kızgınlık dediğin içindeki kaygıların, korkuların dışa vurumu… Ağlamak da en güzel tedavi…

Gözyaşlarının doğasını ve kültürel tarihini araştıran Tom Lutz ağlamanın bu sağaltıcı yönünü vurguluyor: “Ağlamak bizi içimizdeki endişelerden uzaklaştırır. Ağladıktan sonra ferahlar, içimizdeki kargaşayı akışına bırakır ve dikkatimizi zihinden uzaklaştırıp fiziksel olana odaklarız. Hatta genel olarak da bir süre sonra konudan iyice uzaklaşıp, akmakta olan burnumuzu silmek için bir mendil bulma işine girişiriz. Bu anlamda gözyaşları, iyileşme sürecinin bir parçası olur.(14)

O zaman ağlamak gerek! Bana bugüne kadar söylenenleri unuttum. Elimde mutlu geçmişten bir fotoğraf, deniz kenarındayım. Urumeli türküsünün sesini açmışım… Çok da abartmamalı, iki dakika yeter! Yanımda mendil falan yok, ne de olsa deniz yanımda; o köpük köpük gelip alır, götürür gözyaşlarımı, benim için saklar gözyaşı cennetinde…

Büyük hayal kırıklıkları”…

Hak etmediklerini elde ettikten sonra, peşinde koştuklarının aslında parlak ama değersiz cam parçaları olduğunu fark edenlere de, hak etmediklerinin peşinde koşup, elde edemeyenlere de “aynı” hayal kırıklığını yaşatan küçük bir ayrıntı var; önemli olan “elde etmek” değil, “peşinde koşmak”. Ve asla unutma, biz zaferden değil, seferden sorumluyuz.(15) Bu yolda emek harcamaktan, öğrenmekten, düşünmekten, akıl etmekten, adım atmaktan… Başlamaktan…

Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.
Nedensiz bir çocuk ağlaması bile
Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.(16)

Güzel niyetlerle çıkılan yolda tökezlemek de, yapayalnız kalmak da var elbette. Seni yarı yolda bırakan “nedim”ler, baştan çıkaran yalanlar, aşılmaz denen dağlar, sonsuz denizler, daha neler, neler… Acı ve hüzün veren bu deneyimleri gözyaşıyla ve son olması umuduyla uğurlayıp, hem ağlarım hem giderim misali, şarkılar söyleyerek yoluna devam etmeli insan;

Ne yalnızlık, ne de yalan üzmesin seni
Doğarken ağladı insan;
Bu son olsun,
Bu son…(17)

İşte böyle! Ben yalnızca ağlamak istiyorum, hâlâ ağlayabildiğimi görmek ve var olduğumu duyumsamak, “iyileşmek”, “iyi olmak”… Ama;

Sen ağlama, dayanamam
Ağlama gözbebeğim sana kıyamam…(18)

Nedim Birol Yürüten,
Kuşadası, Ağustos 2020

Alıntılar:

  1. Özbatur, Faik Halidun (Kaynak), Instagram, @faikhalidunozbatur
  2. Akpolat, Elif, “Issızlığın Ötesi”, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2020
  3. Little Boy/Ufaklık, 06.08.1945 tarihinde ABD tarafından Hiroşima’ya atılan atom bombasının adıdır.
  4. Akın, Sunay, “Sadako Sasaki”, Instagram, 05.08.2008, @sunay.akin
    Japon inancına göre; kâğıt katlayıp bin tane turna yapanın bir dileği gerçekleşirmiş. Küçük kızın tamamlayamadığı 336 turna, ölümünden sonra, “barış dileğiyle”, arkadaşları tarafından tamamlanmış, turna barışın simgesi olmuş.
  5. Kazan, Neşe, “Çiğdem”, Instagram, 12.08 2020, @nesekazan
    Gesi Bağları türküsü Muzaffer Sarısözen tarafından, Kayseri yöresinden derlenmiş, Ahmet Gazi Ayhan, eşi Yıldız Ayhan, Barış Manço ve Selda Bağcan’ın muhteşem yorumlarıyla hepimizin zihnine kazınmıştır. 
  6. Aksu, Sezen, “Ağlamak Güzeldir”, Aynı Adlı Albüm, Kervan Plak, 1981
  7. Sabancı Üniversitesi Bireysel Araştırmalar Merkezi, “Depresyonda mıyım?”, 2020, https://ciad.sabanciuniv.edu/icc/tr/depresyondam%C4%B1y%C4%B1m
  8. Sarıgül, Tuba, Dr., “Neden Ağlarız?”, Bilim Genç, TÜBİTAK, 06.11.2015, https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/neden-aglariz
  9. Cooper Vision, “Neden Ağlarız”, “Görme ve Sağlık”, https://coopervision.com.tr/gorme-ve-saglik/neden-aglariz
  10. Pembe Nar, “Neden Ağlarız”, Milliyet Gazetesi, https://www.milliyet.com.tr/pembenar/neden-aglariz-1020544
  11. Yücel, Can, “Eğer”, Şiir Sitesi, 2015, http://siir.sitesi.web.tr/can-yucel/eger.html
  12. Özer, Zerrin, “O Yaz”, “Sevmek İmkânsız”, Uzelli, 1980 (Beste: Bora Ayanoğlu, Düzenleme: Esin Engin, Garo Mafyan)
  13. Öndesev, Ali Şevket (Kaynak), “Bülbülüm Altın Kafeste”, Derleyen: Muzaffer Sarısözen (derlemeyi Atatürk ile birlikte yaptığı söyleniyor)
    Yürek dağlayan diğer Rumeli türküleri gibi bunun da acı bir öyküsü var; sevdiği fakir Yusuf’a kavuşamayıp, zengin Hüseyin’e verilen Melike ne yapsın?
  14. Rutherford, Adam, “Neden Ağlarız?”, BBC News Türkçe, 31.05.2016, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160531_vert_fut_neden_aglariz
  15. Kohen, Azra “Akilah”, “Gör Beni”, Everest Yayınları, 2020
  16. Cansever, Edip, “Umuş”, “Umuş”, Şiir Demeti,
    https://www.siirdemeti.net/siir/?kat=siir&id=3876
  17. Karaca, Cem, “Bu Son Olsun”, “Cem Karaca/Kardaşlar”, Türkofon, 1973 (Söz ve Beste: Mehmet Soyarslan)
  18. Aksu, Sezen, Gürel, Aysel, “Sen Ağlama”, Aynı Adlı Albüm, Sembol Müzik, 1984

1 Yorum

  1. Birol bey,
    Düşündüren, hüzünlendiren, bazen umutlandiran, gülümseten bir yazınızı daha okumaktan büyük keyif aldım. Her yazınızı bir solukta okuyorum. Akıcı ve sürükleyici bir formatı var…
    Elinize, emeğinize sağlık…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here