DİNLEMEK (BBB)

Kendimi ve başkalarını ne kadar dinleyebiliyorum ? Dinlerken tüm varlığımla orada mıyım, yoksa neler söyleyeceğimi mi düşünüyorum? Dinlerken kimi zaman zihnimiz sabırsız bir maymun gibi daldan dala atlar, bir anda kendimizi bambaşka yerlerde bulabiliriz. Bu arada yaşadığımız anı, olanları, söylenenleri kaçırmış, zihnimizin derinliklerinde ya geçmiş ya da gelecekte kaybolmuşuzdur. İletişim dinlemekle başlar....
Canlı ve cansız varlıklar doğayı, bütünü oluşturur. Doğa ve dünya, insanın da içerisinde olduğu sistemin ayrılmaz bir parçasıdır ve kendi dengesiyle evrene hizmet etmenin en güzel örneğini oluşturur.  Yaşam bir bütün ve her bir canlının nesillere aktaracağı zenginlik bütüne katkı sağlar. Doğayı incelediğimizde her varlığın bir diğeri için yaşadığını görürüz....
Dünyada yaşayan varlıklar bir bütündür ve herkes, her şey fiziksel, duygusal, düşünsel hatta ruhsal boyutlarda o bütünden etkilenir ve bütünü etkiler. Tüm varlıklar dünyanın durumundan sorumludur. Bütünlük bilinci ile yaşamak, kişide bütünlüğün sorumluluğunu almış olmakla ifade bulur. Şu anda "Bunu kendim için mi yapıyorum yoksa bütüne olan sorumluluğumu yerine getirmek için...

NİMET

Bilirsin, ekmek yapmaya bayılırım. Yalnızca o, fırından yeni çıkmış somunların, bagetlerin insanı tatlı düşlere, sıcak anılara, daha önce gidilmemiş ülkelere, çocukluğun bir çorbayla, bir bardak çayla ısıtılan, sobalı soğuk sabahlarına, gençliğin bir dilim tahin helvası katık edilen uzun gecelerine götüren baştan çıkarıcı kokusundan değil, hamur hazırlarken, yoğururken, mayalarken, pişirirken...
Eminim hepimiz küçüklüğümüzde güzel prenseslerin yakışıklı presensler tarafından nasıl kurtarıldığını ve prenseslerin güzelliğinin “üvey anneler” için nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlatan masallar okumuşuzdur. Neden bu masallarda kadınlar hep erkekler tarafından kurtarılması gereken objeler halinde görülmüş, neden bir kadının güzelliği diğer kadınlar için tehdit olarak algılanmıştır? Neden Pamuk Prensesin yakışıklı...
Çalışmak için evin yakınlarındaki bir kafeye gidiyorum zaman zaman. Çok gürültü, derin sessizlik gibi bir etki bırakıyor kanımca. İstediğin gibi oku, yaz, çiz. Elde düzeltmeleri yapılacak bir kitap vardı. Önce kitaptaki cümleyi okudum, “İnsan içindeki saf enerji ile dünyayı yok edebilecek, yeni dünyaları yaratabilecek güçtedir” yazıyordu. Ve ben bu kudretli...
İnsanı en mutlu eden, sahip oldukları değil, yaşadığı anlarmış. Kim demişti, nereden duymuş ya da okumuştum hatırlamıyorum. Yaşanan anlar? Tek başına, dumanı üstünde bir fincan kahveyi yudumlayıp, önündeki kâğıda mutlu satırlar yazarken, ya da sevgilinle bir sonbahar öğleden sonra, yerdeki sararıp kurumuş yaprakları ezerek, atkestanelerinin altında sarmaş dolaş gezerken. Paylaşılan güzel anlar...
İnsan, her yıl en az birkaç kez güneşin doğuşunu izlemeli. Öyle sabah ezanı vakti uyanık olmaktan değil, ufku görebildiğin, ya bir deniz kenarında ya da doğuya bakan bir tepeden güneşin doğuşunu izlemekten bahsediyorum. Mesela Nemrut’ta güneşin doğuşunu izlemek gibi… Bu o kadar güzel olmasa herkes oraya gün doğumunu izlemeye...

YAZMAK

İnsanlar neden yazar? Haydi yazdılar, yazdıklarını neden paylaşırlar? Ya sen? Sözcüklerle aranda bir oyundur yazmak. Çoğunlukla, yaşam yolculuğunda karşılaştıklarını, gördüklerini, fark ettiklerini, kısacası deneyimlediklerini sözcüklere sığdırma çabasıdır. Bazen kimsenin görmediği ya da görmek istemediği bir şeyi görür, başkalarının fark etmediği ya da göz ardı etmek istediği bir şeyi fark edersin. “İşte orada!”...
Nedensiz değil birçok öykünün, filmin ya da kitabın içinden bir yolculuğun geçmesi. Yönü, amacı, anlamı ne olursa olsun, nasıl görünürse görünsün her seyahat insanın kendine bir yolculuktur aslında. İnsan evinden, hayatından, kendinden uzaklaşıyor gibi gelse de yol almak yaklaştırıyor seni sana. Bir başkasına ait bir hayatı izler gibi izliyor insan benim...