ERİL ve DİŞİL yönlerimizin
ÖZGÜNLÜĞÜ ve BÜTÜNLÜĞÜ

DÜNYA ve İNSANOĞLU
İnsanın kendini anlama ve keşfetme yolculuğunda, belki de en zorlayıcı ve bir o kadar da anlaşılmaz olan boyutu BİLİNCİDİR.

Günlük hayatta genellikle sadece fiziksel ve zihinsel ihtiyaçlara odaklanıyor ve görünen veya bilinen yönümüze öncelik veriyoruz. Henüz keşfetmediğimiz içsel yönümüzü veya potansiyellerimizi çoğu zaman göz ardı edebiliyoruz. Daha da önemlisi, onun doğuracağı yeni ilişkileri ve yeni yaşam biçimlerini bir an için düşünsek de, çoğu zaman yok sayıyoruz. Bu durumu sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak da yaşamaktayız.

İçinde yaşadığımız doğa ve çevreyle kurduğumuz ilişkiye, gösterdiğimiz duyarlılığa ya da duyarsızlığa, genel bir perspektiften bakacak olursak, dünyamız nasıl görünüyor özetlemeye çalışalım.

Dünyamız 4.6 milyar yıl yaşında. Eğer bu süreyi 46 yılla ölçeklendiriyor olsaydık insanoğlunun dünyadaki varlığı son 4 saate karşılık gelirdi. Yaşadığımız bu son 4 saatte dünyadaki ormanın %50’sini yok ettik. Doğal kaynakların büyük oranda tüketilmesine ve kirlenmesine neden olan sanayi devrimi ise sadece son 1 dakika içinde yaşanmış olurdu.

Genel bir perspektiften baktığımızda, bütün entelektüel birikimlerimize rağmen sürdürülemez bir nüfus artışını, çevresel sorunları, doyumsuz ve sonu gelmeyen iktidar savaşlarını, hırsları ve adaletsizliği yarattık. Bir yandan çok hızlı gelişen teknolojiler, öte yandan kendi kendine yalnızlaşan, doğaya ve içinde yaşadığı çevreye duyarsızlaşan bir anlayış biçimi toplumlara hakim oldu.

Teknoloji elbette gelişecek ve gün geçtikçe hayatımızın vazgeçilmez bir unsuruna dönüşecektir. Peki sorun nerde:

  • Bizim ürettiğimiz teknolojide mi, yoksa ona yüklediğimiz anlamda mı?
  • İnsanoğlunun öncelikle kendiyle ve ardından çevresiyle yaşadığı yalnızlaşma, duyarsızlaşma sonucunda ortaya çıkan uyumsuzlukta mı?
  • Rahatlık alanlarımıza hapsolup bunların kök nedenlerini sorgulamadan bilinçli bir farkındalığı tercih etmeyişimizde mi?

Hepsi mümkün veya bunun dışında başka nedenler de olabilir.

Acaba bu yolların veya yaklaşımların birbiriyle doğrudan ilişkisi var mı? Yani biri diğerinin nedeni veya sonucu olabilir mi?

İnsanoğlu yüz yıllardır, ataerkil (eril) yaklaşımın egemen olduğu bir hayat anlayışı içinde yaşadı. Bu yaklaşım, rekabetin ve endüstriyel koşulların doğal bir sonucu olarak, diğerleri üstünde hükümranlık kurma hakkını kendinde görme sonucunu da doğurdu. İnsanlık bu sonucu uzun dönemler yaşadı ve hala yaşıyor. Ataerkil yaklaşımın tek gerçeklikmiş gibi savunuculuğunu yapmak, aslında farkında olmadan toplumsal üstünlük ihtiyacının kendini tekrarlamasına neden olmakta.

Bizleri doğayla uyumlu yaşamaktan alıkoyan, doğayı ve neredeyse her şeyi kontrol altına alma dürtümüzün ve düşüncemizin temel nedeni acaba nedir ?

İnsanoğlu, avcılık dönemini bitirip daha yerleşik bir hayat olan tarım toplumuna geçince, bitkiler yetiştirdi ve hayvanları evcilleştirmeye başardı. Bu süre boyunca görevler ve cinsiyetler eşitlendi. Ancak zaman içinde mülkiyet talebi arttı ve bir süre sonra kuvvetli olanlar zayıf olanların üstünde güç kullanmaya başladı. Doğanın, hayvanların; köleleştirilen insanların, özellikle kadınların ve çocukların üstünde kullanılan bu güç, her şeye sahip olma ve kontrol etme eğilimindeki birey ve grupların faydalanıp kullanabilecekleri kültürel bir sisteme dönüştü. Bu ataerkil sistem, beğensek de beğenmesek de bazı yönleriyle insanlığa elbette hizmet etmiştir. Bugün bu yaklaşımın ve onun yarattığı sistemlerin, tek başına insanlığaartık yarar getiremeyeceği gerçeği görünür oldu.

Bunu gerçekten yeteri kadar ve derinden sorgulayabiliyor muyuz?  

Sürdürülebilir ve dinamik çözümler üretmek, kaynakları korumak ve dünyanın 7,5 milyar sakini arasında belli bir düzeyde uyumu yaşanılabilir kılmak için insanlığın iş birliğine, anlayışa ve şefkate olan ihtiyacı, insanlık tarihi boyunca hiç bugünkü kadar güçlü olmadı. Yeni bir yaşam ve üretim anlayışına, bunun için gerekli duyarlılığa her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var.

Ataerkil (eril) yaklaşımımız artık tek başına, kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretemiyor. Bunun yerine “karşıtı gibi görünen” anaerkil (dişil) yaklaşımı da bir çözüm olarak ortaya koymak yeterli değil. İnsanlık olarak yapabileceğimiz en güzel şey; bu süreçten kendimize ders çıkarmak, farklılıkları onurlandırıp her türlü düşünce ve yaşam biçimine saygı göstermek, her zaman ve her yerde varoluşun değerli ve eşit olduğu bir bütünsel yaklaşımın varlık bulmasına ve yeşermesine hizmet etmektir.

Bu mümkün mü? İnsanlık tarihi imkansız gibi görünen birçok başarı hikayesiyle doludur. Neden olmasın  diyebilen İNSAN’ların cesaretine, ve o İNSAN’ların her türlü zorluğa rağmen sönmeyen umutları ve varoluşsal onurlarına dönüp bir bakalım. O İNSAN’larda, cinsiyet ve milliyetten, zaman ve mekandan, her türlü koşuldan bağımsız içsel bir pusula göreceğiz. Bu pusula her insanın içinde var olan bir kaynaktır. Yeter ki onu uyandırmayı isteyelim ve bu yolda çabalayalım.

Konuyu geniş bir çerçeveden ele almaya çalıştık. Çünkü “çok büyük gibi görünen” olayların veya sorunların çözümü, bu büyüklük (!) içinde kaybolmuş insan’oğlunun kendinde“çok küçük gibi gördüğü”  içsel anlayışı uyandırması ve keşfetmesinde saklıdır. Bakış açılarına YENİ bir perspektif kazandırmak, insan’oğlunun kendini sorunun parçası değil çözümün gerçek mimarı olarak görebilmesiyle mümkündür.

Tarih boyunca kendini çözümün gerçek mimarı ve tasarımcısı olarak gören sayısız insan var olmuştur. Bugün de belli bir bilinç düzeyine ulaşmış, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa değer katan, bundan dolayı kendini sorumlu hisseden insanlar vardır ve hep var olacaktır. Nitekim son yıllarda ilişki ve iletişimde, üretim ve tüketim anlayışında, siyasette, inançta, hatta genel anlamıyla günlük alışkanlıklarımızda bile, daha sorgulayıcı, daha bilinçli ve farkındalıklı olmamız gerektiği konusunda bir çok hatırlatıcıyla karşılaşmak mümkün.

Peki bu bilinçlenmenin ve farkındalığın ne anlama geldiği konusunda ortak bir fikir birliğine sahip miyiz? Yoksa bu hatırlatıcılar da bir süre sonra moda gibi kaybolup gider mi? Sanmıyorum. Pandora’nın kutusu bir kez açılmaya görsün …

Bu makalenin temel amacı bu sorulara toplumsal bir  cevap oluşturmak veya sorunlara çözüm üretmek değil. Ancak buna hizmet edecek şekilde “Değişim ve gelişime kendimden başlıyor olsaydım acaba nelere öncelik verirdim?” sorusuna belli bir perspektiften bakabilmek ve anlayabildiğim oranda bu perspektifi sizlerle paylaşmaktır.

Nerede veya hangi görevde olursak olalım, koşullardan, kişilerden ve hatta zamandan bağımsız ve kendini bize sürekli hatırlatan bir GERÇEK var;

İçinde yaşadığımız küçük veya büyük dünyaya BARIŞ ve DENGEYİ sunabilmek, ancak İÇİMİZDE YAŞATTIĞIMIZ barış ve denge kadar mümkündür.

Her türlü düşünce ve eylemimizi, yaşamın bütünüyle uyumlu bir şekilde geliştirebilmek için, derinden sorgulama cesaretini göstermeliyiz. Bu cesaret, onu bunu suçlamaktan özgürleşmeyi gerektirir. Böyle bir durumda ürettiklerimiz veya tükettiklerimiz, hatta yeni keşiflerimiz bile bizleri kendine köle etmek yerine geleceği yeniden inşa etmeye ve şekillendirmeye hizmet edecektir.

Peki “BEN” ne yapabilirim ki? 
Sokrates ’in ünlü sözüyle başlamak mümkün:

“Değişimin sırrı, tüm enerjinizi eskiyle savaşmaya değil, yeniyi inşa etmeye odaklamaktır.”

Bir de tasarımcı, düşünür ve kaşif olan Buckminster Fuller’ın sözüne kulak verebiliriz.

“Var olan gerçeklikle savaşarak asla bir şeyi değiştiremezsiniz. Değiştirmek için mevcut modeli geçersiz kılacak yeni bir model inşa edin.”

İşe öncelikle kendi düşünce ve eylemlerimizi küçük ya da büyük demeden sorgulayarak başlamalıyız!

  • İçinde yaşadığımız “atmosfere” ben ne katıyorum? Günlük hayat içinde ürettiğim düşünsel, duygusal ve fiziksel “karbon dioksit” miktarım nedir?
  • Nihayetinde düşünsel “ozon tabakamıza” birey olarak ne kadar zarar veriyorum?
  • Peki yeryüzünde metre kareye düşen bu etkinin farkında mıyım?
  • Bana düşen temizliği yapabiliyor muyum?
  • Yoksa birçok insan gibi ben de mi kendimi değersiz ve önemsiz buluyor, bundan dolayı da umarsızlığı veya duyarsızlığı seçiyorum?

İşte tam da buradan başlamak gerek. Evrende hiçbir şey gereksiz ve önemsiz değilse, bir “potansiyel değer” olarak ben de varım. Her şey bir tarafa, kendimizle ilgili algımızı köklü ve derin bir farkındalıkla değiştirip yaşamaya başladığımızda, birey ve topluma dair bu güne kadar hiç aklımıza gelmeyen yeni bakış açıları ve çözümlemeler bizlere artık görünür olacaktır. Aslında buna müsaade etmeyen yine “kendim(iz)den” başkası değildir !..   

“Karbon ayak izi” misali kendime düşen kadarıyla “BİLİNÇLİ FARKINDALIK AYAK İZİNİ” acaba ne kadar başarabiliyorum?

Günlük yaşantımızdaki seçimlerimizi, hatta en sıradan olanlarını bile, bilinçli farkındalıkla yapmak, öncelikle kendimize, çevremize ve nihayetinde içinde yaşadığımız toplumun bugünkü ve gelecekteki gelişimine değer katacaktır. Zira bireysel gelişim kişisel görünür ama etkisi ve sorumluluğu toplumsaldır.


GELİŞİM BASAMAKLARI:
Eril ve dişil yönlerimizi irdelemeden önce, ahlaki/moral gelişim teorisinin geçmişine özet de olsa bir bakalım.

Harvard Üniversitesi’nde iki öğretim profesörü olan Lawrance Kohlberg (1927 – 1987) ve bir dönem onun araştırma asistanı olan Carol Gilligan (1936 – ) uzun yıllar ahlaki/moral gelişim basamağı üzerinde çalışırlar. Ancak bir süre sonra Lawrence Kohlberg ve Carol Gilligan, eğitim teorisi ve pratiğinde önemli bir referans noktası haline gelecek olan bu gelişim teorisi hakkında farklı, hatta çelişkili gibi görünen görüşlere sahip oldukları ortaya çıkar. Dr. Kohlberg, üstünde çalıştığı teorinin tüm insanların ahlaki/moral aşamalarını kapsadığını savunurken, Dr. Gilligan, teorinin eksik olduğunu ve insanın bütününü içermediğini ve özellikle kadınlara ilişkin değerlendirmenin eksik kaldığını vurgular (Kohlberg, 1).

Dr. Gilligan “Psikoloji Teorisi ve Kadın Gelişimi üzerine Farklı Bir Ses” kitabıyla bu iddiayı güçlü bir şekilde ortaya koyar. Nitekim bir süre sonra, Harvard Üniversitesi Yayınevi bu kitabı ‘küçük ama bir devrim başlatan eser’ olarak tarif eder (Gilligan, 2) (Slayt-1).

Gerçekten de durum böyledir. Çünkü Kohlberg, çalışmasındaki deneklerin tamamı erkeklerden oluştuğu için ahlaki/moral gelişim basamaklarının temel değerlerinin RASYONELLİK ve ADALET’e dayandığını ifade eder. Oysa Dr. Gilligan, bu yaklaşımın eksik bir yönü olduğunu ve İNSAN’ın bütününe atfedilemeyeceğinin altını ısrarla çizer. Bunun üzerine kendi çalışmasını özellikle kadınlarla birlikte yapmaya karar verir. Bu çalışmanın sonucunda, ahlaki/moral gelişim basamakların dayandığı temel değerleri; İLİŞKİ ve BAKIM/ÖZEN GÖSTERME olarak tanımlar. Tahmin edileceği üzere, bu yaklaşım dişil bir yaklaşım olarak kabul edilir ve nitekim bazı psikoloji kuramcıları arasında ciddi bir tartışmaya neden olur. Daha sonra Dr. Kohlberg, Dr. Gilligan’ın çalışmasının kendi çalışmasının bir nevi tamamlayıcısı olduğuna kanaat getirir ve psikoloji kuramcıları arasında uzun süre devam eden ciddi tartışmaya son noktayı koyar.

Geçmiş dönemde yaşanan bu hikâyenin “kendi içindeki gelişim dinamiği” bile aslında insanın ahlaki/moral gelişim basamaklarının algılanması ve kabul edilmesi sürecinde “eril ve dişil yönlerimizin baskınlıklarını ve mücadelesini” özetleyen güzel bir örnek olarak değerlendirmek mümkün. Bu mücadelenin veya gelişimin psikoloji bilimindeki örneğini paylaşırken, siyasette ve sosyal yaşamda devam etmekte olan bu çatışma sürecinin nasıl da zorlayıcı örnekler barındırdığını tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.

İki bilim insanı da dört gelişim basamağından söz eder (Gilligan, 2 – Wilber, 3) (Slayt-2):

  1. GELENEKSEL: “Kendi-merkezli” ve BEN’i öne çıkartan bir evremiz. Doğal olarak“Kişisel Duyarlılığa”öncelik verdiğimiz ve odaklandığımız bir dönem.
  2. MODERN: “Etnik-merkezli” ve BİZ’i (bizim grubumuz, ırk, cinsiyet, takım vb.) öne çıkartan bir evremiz. Kendinden çok “Grup Duyarlılığına” öncelik verdiğimiz ve odaklandığımız bir dönem.
  3. POST-MODERN: “Dünya-merkezli” ve HEPİMİZ’i öne çıkartan bir evremiz. Beni ve bizi de kapsayacak şekilde “Evrensel Duyarlılığa” öncelik verdiğimiz ve odaklandığımız bir dönem.
  4. BÜTÜNLÜK: “Bütüncül/Entegre” bir yaklaşım olan küçük-büyük, soyut-somut, canlı-cansız tüm varlık hallerini, henüz bilmediğimiz veya anlamadığımız realiteleri de kapsayacak şekilde HER ŞEY’i içeren bir evre. Bu evre, tüm önceki evreleri kendinde kapsayacak şekilde, “Bütünsel Duyarlılığa” odaklandığımız bir gelişim dönemidir.

Bilim insanlarına göre bu gelişim basamaklarında unutulmaması gereken çok önemli iki temel ilke vardır:

  1. Her bir gelişim basamağı daima bir öncekine göre DAHA KAPSAYICI ve ŞEFKATLİDİR. Bu bireysel ve toplumsal gelişimin temel niteliğidir. Bu niteliği yitirdiğimizde bireysel veya toplumsal olarak kendimizi birilerinin ya üstünde ya da altında görürüz.
  2. Aynı şekilde kız ve erkek çocukları, hiyerarşik (içererek büyüyen ve kapsayan) olan bu ahlaki/moral gelişimin her bir basamağında, FARKLI MANTIK kullanarak FARKLI İFADELERLE gelişirler. Bu ilke de bireysel gelişim kadar toplumsal gelişimin de temel niteliği kabul edilir. Çünkü birey kadar toplumların da eril ve/veya dişil eğilimleri vardır. Bu temel niteliği yitirdiğimizde ise derin düzeyde iletişim (bireysel veya toplumsal/diplomatik) kazaları yaşarız.

Onun için bu iki temel ilkeyi, hem bireysel hem de toplumsal gelişim süreçlerinde, hatırlamak çok önemlidir.

ENERJİ MERKEZLERİ ve GELİŞİM BASAMAKLARI:
Tıpkı psikolojideki gelişim evrelerinde olduğu gibi uzak doğu felsefesinde de aynı gelişim basamaklarını ve dinamiklerini gözlemlemek mümkün.

Kadim bilgilerden sayılan yin-yang ve insandaki enerji merkezleri (şakra) bilgisine göre değerlendirdiğimizde de içinde bulunduğumuz bilinç haline veya gelişim basamağına göre eril veya dişil yönümüz yine farklı eğilimler gösterecektir. Enerji merkezlerine ilişkin temel bilgileri hatırlayacak olursak (Slayt-8):

BİRİNCİ GELİŞİM BASAMAĞI:

  1. ŞAKRA: TEMEL İHTİYAÇLARLA ilgili olup “TOPRAK” ile temsil edilir. Bu enerji merkezi “KORKU” ile ilgili bir duyarlılığa sahiptir ve dengeli bir akış içinde olabilmek için korkularımızın akmasına izin vermek ve serbest bırakmak gerekir.
  2. ŞAKRA: HAZ ve ZEVK ile ilgilidir. “SU” ile temsil edilir. Bu enerji merkezi “SUÇLULUK” ile ilgili bir duyarlılığa sahiptir. Bu merkezde dengeyi kurabilmek için tüm hallerimizle kendimizi kabul etmemiz ve affetmemiz gerekir.
  3. ŞAKRA: GÜÇ ve İRADE ile ilgilidir.”ATEŞ” ile temsil edilir. Bu enerji merkezi “UTANÇ veya HAYAL KIRIKLIĞI” ile ilgili bir duyarlılığa sahiptir ve dengeli durabilmek için hatalarımızla kendimizi kabul etmek ve sevmek gerekir.

İKİNCİ GELİŞİM BASAMAĞI

  1. ŞAKRA: SEVGİ ve DUYARLILIK ile ilgilidir. “HİS” ile temsil edilir. Bu enerji merkezi “ÜZÜNTÜ / KEDER / KAYIP” ile ilgili bir duyarlılığa sahiptir ve dengeyi hissedebilmek için tüm üzüntüleri serbest bırakmak gerekir çünkü aslında sevgi her yerdedir.

ÜÇÜNCÜ GELİŞİM BASAMAĞI

  1. ŞAKRA: DOĞRULARLA ile ilgilidir. İletişimi ve doğruları ifade etmek için “SES” ile temsil edilir. Bu enerji merkezi “KENDİNE YALAN SÖYLEMEK” ile ilgili özel bir duyarlılığa sahiptir. Bu düzeydeki dengeyi gerçekleştirebilmek için kendimize özgün doğamızı ve görevimizi inkar etmeyip olduğu gibi KABUL etmemiz ve bugüne kadar inkar ettiklerimizi ve yalanlarımızı serbest bırakmak gerekir.
  2. ŞAKRA: SOYUT POTANSİYELİMİZ ile ilgilidir. Sezgi ve kavrayış için “IŞIK – RUHSALLIK” ile temsil edilir. Bu enerji merkezinin dengeli olabilmesi için “İLLÜZYONA KAPILMAMAK” gerekir. Bu düzeydeki dengeyi yaşayabilmek için içimizdeki tüm illüzyonları serbest bırakmak gerekir. En büyük illüzyon aslında ayrılık illüzyonudur. Ayrı ve farklı olduğunu düşündüğümüz her ne varsa aslında su yüzeyinde görünen adalar misali derin yapıda birbirine bağlı, bir ve bütündür.

DÖRDÜNCÜ GELİŞİM BASAMAĞI:

  1. ŞAKRA: HAKİKAT ve BÜTÜN ile ilişkilidir. Bütünlüğü yaşayıp yansıtmak üzere “ÖZ” ile temsil edilir. BÜTÜNLÜĞÜ yaşayıp yansıtmak, tüm düşünce ve davranışlarımızın tam anlamıyla farkındalığımızda ve kontrolümüzde olmasını gerektirir. Yaşam içinde bu dengeyi sürekli kılabilmek maddi ve manevi tüm “BAĞIMLILIKLARIMIZDAN ÖZGÜRLEŞMEK” ile mümkündür.


ERİL ve DİŞİL YÖNLERİMİZİN ÖZGÜNLÜĞÜ:

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi (fiziksel, biyolojik) cinsiyetten bağımsız olarak herkesin eril ve dişi nitelikleri, yönleri veya eğilimleri vardır.

Kendimize, eşimize veya ailemize (ben ve benim) öncelik vererek değer katan yönümüz “Eril Dayanıklılık/Güç” olarak tanımlanıyor. Diğer taraftan başkalarına, topluluklara, çevreye veya genel anlamıyla insanlığa değer katan yönümüz ise “Dişil Duyarlılık” olarak tanımlanıyor. Eğer odak noktamız sadece başkalarına yönelikse, “duyarlı ama zayıf” bir eğilim içinde olabiliriz. Yok eğer durum tam tersine, yani ilgimiz ve emeğimiz sadece kendimize ve/veya ailemize yönelikse, bu durumda “dayanıklı/güçlü ama duyarsız” bir eğilim içinde olabiliriz.

Temel bir ilke olmamakla beraber genellikle erkekler daha çok kendi (ve ailesinin) haklarını gözetip “eril yaklaşıma” eğilim gösterirken, kadınlar tam tersine genellikle başkalarının haklarına öncelik vererek “dişil yaklaşıma” eğilim gösterirler (Stephens, 4).

Henüz olgunlaşmamış gelişim evrelerinde bu özellikleri sergiliyor olabiliriz. Ancak bu iki durum da henüz DENGELİ durumlar değildir. Zaman içinde bu iki yönün dengesi ve birlikteliğiyle ancak gerçek anlamda kendimizle ve çevremizle barışık ve içinde bulunduğumuz dünyaya değer katan bir yaşam sürdürürüz.

Her gelişim basamağının, farklı bilinç veya farkındalık seviyesinin kendine göre eril ve dişil bakış açısı, belli bir tarzı ve ifade biçimi vardır. Özünde bu farklılıkların hepsi eşit değerdedir ve biri diğerine göre daha üstün ya da değerli değildir.

Bu yönlerimizin “kendini ifade şeklini ve mantığını dayandırdığı” temel yaklaşıma ve genel eğilime biraz daha yakında bakalım (Gilligan, 2) (Slayt-3). Kendini ifade etme, değerlendirme ya da karar verme süreçlerinde;

  • ERİL YÖNÜMÜZ adaleti, hakları ve özerkliği öncelikli referans alırken,
  • DİŞİL YÖNÜMÜZ daha çok ilişkiyi, sorumluluğu, başkasına yönelik duyarlılığı ve özeni temel alır.

Eylemlerimizde de bu yönlerimizin kendine özgü eğilimleri vardır (Gilligan, 2) (Slayt-4):

Bu iki farklı eğilimi/yaklaşımı bir örnekle anlatacak olursak (Slayt-5); Oğlan çocukları veya erkekler, kuralları korumak için duyguları/bağları incitebilirken kız çocukları veya kadınlar ise duyguları/bağları korumak için kuralları çiğneyebilirler.

Peki SAĞLIKLI (Dengeli) ve SAĞLIKSIZ (Dengesiz) Eril veya Dişil yönlerimizin genel eğilimi nasıl değişiyor biraz da ona bakalım (Gilligan, 2 – Wilber, 3):

SAĞLIKLI ERİL yönümüz/eğilimimiz (Slayt-6); Özerklik, güç, bağımsızlık ve özgürlüğü temsil ederken,

SAĞLIKSIZ ERİL durumunda, bir başka değişle dengeli durumumuz yitirdiğimizde, bu eğilimlerde ya aşırıya gideriz ya da eğilimin zayıflamasına neden oluruz. Yani

  • Özerklik eğilimimiz “yabancılaşma veya uzaklaşmaya” dönüşür,
  • Güç eğilimimiz “hakimiyet kurmaya” dönüşür,
  • Bağımsızlık eğilimimiz “ilişki ve bağlanma korkusuna” dönüşür,
  • Özgürlük durumumuz ise “korku kaynaklı baskıya, hatta bazen zarar vermeye” kadar dönüşebilir.

SAĞLIKLI DİŞİL yönümüz/eğilimimiz (Slayt-7); Akış içinde olmak, ilişki odaklı, özen ve şefkat yönümüzü temsil ederken,

SAĞLIKSIZ DİŞİL eğilimimiz, yani bu eğilimdeki herhangi bir dengesizlik durumunda ise;

  • Doğal bir akışta olmak yerine birçok şeyin içinde ÇIRPINMA veya BATMA hali yaşanır,
  • İlişkide var olma yerine İLİŞKİNİN İÇİNDE KAYBOLMA hali yaşanır,
  • Sağlıklı bir benlik haliyle ilişki kurmak yerine İÇİNDE BULUNDUĞU İLİŞKİLER yumağı tarafından yönlendirilme ve KENDİNİ TAMAMEN KAYBETME hali yaşanır.


ERİL ve DİŞİL YÖNLERİMİZİN DENGESİ:

Eril veya dişil eğilimimizin genel anlamıyla dengeli ve dengesiz (AŞIRI uçlarda veya YETERSİZ) olması durumunda ortaya çıkan TEMEL ÖZELLİKLERİ aşağıdaki tabloda özetleyebiliriz (Slayt-9):


ERİL ve DİŞİL YÖNLERİMİZİN BİR
‘liği:
Bu bölüme kadar, yukarıda paylaştığımız eril ve dişil özellikleri iki temel dinamik üstünden değerlendirebiliriz (slayt 10a, slayt 10b):

  • GÜÇLÜ OLMAK
  • DUYARLI OLMAK

Aşağıdaki tabloda da (Stephens, 4) görüleceği üzere, tercihlerimize veya gelişim basamaklarımıza göre bu iki dinamiğin kendine göre farklı ağırlıkları veya çekim etkisi olabilir. Davranışlarımıza temel oluşturan dört yaklaşım ortaya çıkar:

  • Eril ve Dişil yönümüz hiç gelişmemiş olduğunda “duyarsız ve güçsüz”
  • Eril yönümüz baskın olduğunda “kuvvetli ama duyarsız”
  • Dişil yönümüz baskın olduğunda “duyarlı ama güçsüz”
  • Eril ve Dişil yönümüz uyumlu ve dengede olması durumunda ise “duyarlı ve güçlü” oluruz.

Bu uyum ve denge; insanın yaşamında aşağıdaki değerlerin/unsurların varlık bulması ve canlı olması anlamına gelir:

  1. Cesur
  2. Kendini ve Başkalarını Onurlandırma
  3. Dengeli
  4. Sağlıklı
  5. GÜÇLÜ
  6. DUYARLI (Sevgi)
  7. BÜTÜNLÜK
  8. BİLGELİK

Burada sözü edilen bilgelik, entelektüel bilgiden çok daha derin bir bilme ve yaşama halidir. Bu bir anlamda, içimizdeki güce, duyarlılığa ve onların bütünlüğünden doğan yeni farkındalıklara alan açmak ve onlara güvenmektir. Bu yeni farkındalıkların; düşüncelerimize, sözlerimize ve eylemlerimize rehberlik etmesine ne kadar izin verirsek, gücümüzün ve duyarlılığımızın daha dengeli ve bütün olmasına bir o kadar yardım etmiş oluruz.

Sonuç olarak; cinsiyetimiz ne olursa olsun, eril ve dişil yaklaşımlarımızı kendi içinde dengeleyip SAĞLIKLI ERİL veya SAĞLIKLI DİŞİL hale gelmek gelişimin ilk ve temel adımdır. Bu ilk adım, İNSAN’oğlunun “İNSAN” olma, yani “GERÇEK KENDİ” olma yolculuğunun neredeyse ön koşuludur. Ancak Sağlıklı Eril ve Sağlıklı Dişil yönlerimizi BİR ettiğimizde İNSAN oluruz.

Gerçek anlamıyla ancak bu BİR‘lik sayesinde MANEVİ (bireysel/içsel/soyut) ve MADDİ (toplumsal/dışsal/somut) yönlerimizi ve aralarında var olan gerçek uyumu keşfedebiliriz. Bu uyum, çelişkili gibi görünen iki ÖZGÜN sesin ve yaklaşımın BÜTÜNLEŞMESİ ve BİR olması ile mümkündür (Slayt 11).

Bu BİR’lik ve BÜTÜN’lük durumunu “AKSİYONER BİLGELİK” olarak tariflemek mümkün. Bu bakış açısıyla baktığımızda, bilgeliğin hayatın tam da içinde var olan bir süreç olduğunu gözlemleyebiliriz. Bu anlamıyla bilgelik soyut ve davranış ötesi teorik bir anlayış değil, bilakis günlük hayatın içinde varlık bulan pratik (eylemli) bir yaşayış biçimidir. İçten dışa uyanan insan ile birlikte, sürekli büyüyen ve gelişen bir serüvendir. Böyle bir İNSAN; çevresine ve yaşama değer katan, kendiyle barışık, huzurlu ve bütündür. Bu uyumun bilinçli olarak yaşanması sayesinde; sürdürülebilir bir dünyaya, gelişen ve birlikte üreten, güçlü ve bir o kadar duyarlı yeni bir insanlık anlayışının doğmasına, varlığımız nispetinde hizmet ederiz. 

Bu makaleyi aslında neredeyse tek bir sözle özetlemek mümkün;

… İçinde yaşadığımız DÜNYAYA BARIŞ ve DENGE getirebilmek, ancak içimizde yaşattığımız BARIŞ ve DENGE kadar mümkündür …

Bu öz ve anlayış, her zaman ve her mekanda var olmuştur ve var olacaktır. Tıpkı şimdi ve senin içinde de var olması gibi.

Derleme ve Yorum; Memet Ali Kaya
Ocak 2018


KAYNAKÇA:

  1. Lawrence Kohlberg (1927-1987) Wikipedia.
  2. CaroL GILLIGAN, In a Different Voice – Psychological Theory and Women’s Development, 1983 – 1993 – 2016, Harvard University Press ve Wikipedia.
  3. Ken Wilber, Sex, Ecology, Spirituality – 1995, Integral Spirituality – 2006.
  4. Jack Stephens, Integrated Masculine and Feminine Balance, 2013.
  5. İnsanlık Güneşi Vakfı ve Bilgelik Güneşi Derneği’nin Seminer ve Eğitim Programları.

1 Yorum

  1. Oldukça kapsamlı bir inceleme/değerlendirme olmuş. TDK “Denge” için farklı açıklamalar vermiş, yazı tümüne dokunmuş;
    1.  Bir nesnenin veya bir insanın devrilmeden durma hâli
    2. Zihinsel ve duygusal uyum
    3.Siyasi güçlerin, yetkilerin birbirini sınırlayacak biçimde dağıtılması
    4. Ekonomik hayatın uyumlu düzeni
    5. Birbirini ortadan kaldıran güçlerin sonucu olan durma hâli

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here