(Halil Cibran Şiiri)

İnsan, her yıl en az birkaç kez güneşin doğuşunu izlemeli. Öyle sabah ezanı vakti uyanık olmaktan değil, ufku görebildiğin, ya bir deniz kenarında ya da doğuya bakan bir tepeden güneşin doğuşunu izlemekten bahsediyorum. Mesela Nemrut’ta güneşin doğuşunu izlemek gibi… Bu o kadar güzel olmasa herkes oraya gün doğumunu izlemeye koşturur muydu?

Bunun için daha hava karanlıkken çıkacaksın dışarıya, havanın aydınlanışını ve ardından güneşin doğuşunu yavaş yavaş, yudumlayarak izleyeceksin. İzlerken de içinde doğuracaksın bin bir güneşi, umudu, sevgiyi. Bilinmeyen bir şey bilinmek istiyorsa ya da sana senden gelecek bir şekilde kendini fark ettirmek istiyorsa, nereye bakacağınızı da bilirseniz, dile gelir konuşur o anlarda.

Yeryüzünde pek çok şey ayna olur bize. Karşımıza çıkan olaylar, kendi hallerini bize yansıtırken, sembollerle farkındalık yaratmaya çalışırlar. Doğa olayları bizim farkındalıklarımızı geliştirebilmemiz için olağan üstü yansımalar sunar. Güneşin doğuşu ve batışı, eğer özünüzden akan sesi dinleyerek izleyebilirseniz, size neler neler anlatır… Kendinizi size tanıtır…

günbatımı

Hemen her yıl gittiğimiz Kuşadası’nda her akşam benim için bir ritüeldir, güneşin batışını izlemek. Pırıl pırıl parlayan ışıklarıyla aşağı doğru inmeye başladıkça kızaran ve göğü sarı-mavi-mor-kırmızı-turuncu-pembe her tonda renklerle boyayan günbatımı çok canlı ve hareketli bir saattir. Deniz en sakin olduğu günde bile o saatte hareketlenir. Koşturan, yürüyen, denize giren insan sesleri, doğanın seslerini dinginlik içinde dinlemenizi engeller. Rüzgâr çıkar, uğultusunu duyarsınız. Her şey bir hareket halindedir kısacası.

kopuk kopuk dalgalar

Tam denizin karşısından güneşin batışını izleyebilmek, tüm o curcunaya rağmen harikulade güzeldir, kendimi çok şanslı sayarım. Dışarıdaki gürültülere bir an için kulaklarımı kapatıp, sadece doğayı dinlemeyi seçtiğimde nice ilham gelir içime. Şükürle dolarım.

günbatımında gölgeler

Ne yazık ki güneşin doğuşunu bu kadar rahat izleyebileceğim yerlerde sık bulunmuyorum. Bu yaz gittiğimiz Karaburun ise doğuya bakan yüzüyle tam da bunun için seçilmiş gibiydi. Dört beş günlük tatilimizde hemen her sabahı değerlendirdik. Bir Eylül sabahında yine erkenden o güzel saatlere tanıklık edebilmek için ailecek kalktığımızda, deniz kenarında bakın neler, neler fark ettim…

Güneşin doğuşu batışı gibi değil, daha bir başka… Önce havaya bir ışık düşüyor, hafif bir aydınlanma. Hani deyim yerindeyse siyah ipin beyaz ipten ayrılabildiği an. Ben bunu hep, ufukta gök ile yerin ayrımının fark edilebildiği an diye tanımlarım. İçimde de göklerin aydınlığının, yerin aydınlığından farklı oluşunu ayırt edebilmemdir ilk aydınlanma. Sonra o aydınlık gittikçe çoğalır.

ufukta ilk ışık

O sabah bulunduğum yerde, dalgasız dingin denizin üzerinin ayna oluşu gibi, kimi yerleri daha parlak ve aydınlık, kimi yerleri hala hafif karanlık gördüğümüz bir an geldi. Suyun altı hala karanlıktı, ama üzeri ışığı yansıtıyordu. Bir balıkçı, geceden attığı ağının başına küçük kayığıyla gelip, yavaş yavaş ağlarını toplamaya başladı. Ağı çektikçe kayık sallanıyor, deniz durgun ama üzerinde dipten çekip ağları toplamak için gösterilen çaba küçük kayığı adeta içine suyu alacak kadar sağa sola yatırıyordu. Dipten bir şeyleri yüzeye çıkarmak ustalık ister, tekne küçük de olsa, büyük de olsa, nimetleri toplamak bir ustalık işi.

balıkçı

Önce sadece bir siluet şeklinde gördüğüm balıkçı, geçen birkaç dakika içinde daha da aydınlanan havayla birlikte az çok seçilir oldu. Onun kıyafetini, topladığı ağların rengini seçer oldum. Arada bir durup, ağa takılmış balıkları alıp kenara koyuşunu, balıkların büyüklüğünü de görebiliyordum. Nasıl bir dengeyle sürdürüyor işini. Yaptığı şey o küçücük motora kocaman bir ağı büyük bir dengeyle çekmek, o günün nimetlerini toplamak. Balıkçının kim olduğu değil, ne yaptığı, nasıl yaptığı önemli. Bir de gün doğarken bu işi yapıyor olması. Aydınlanan güne dipten balıkları çıkarıyor olması…

İçimizdeki aydınlığın ortaya çıkışında da sanki böyle bir durum var. İçimizde aydınlık çoğaldıkça, dipte kalan karanlık yanlar da bir bir yüzeye çıkıp arınmaya başlar. Onların her biri aslında kendimizi tanımamız için bize sunulmuş nimetler gibidir. Emek ister onları aydınlığa çıkarmak, biraz da cesaret. Kayığın sallanması gibi, hayat da bizi sallar, sanki batacakmışız gibi. Dengeyi koruyabilmek ustalık ister ve bunu yapmak için istekli olmak da gerekir. Diplerden çıkardığımız hiç bir şey saklandığı şekliyle varlığını sürdüremez ve bizim aydınlanışımıza da hizmet ederek dönüşür. İçsel aydınlanma çoğaldıkça, dipte kalanları da tek tek seçebilir, görebilir, tanıyabilirsiniz… Oldukları yerde bile onları sobeleyebilirsiniz.

Kısa bir süre içinde hava daha da aydınlandı. O sırada daha açıklardan ağlarını toplamış olan daha büyük balıkçı tekneleri peşlerine taktıkları martı sürüleriyle birlikte limana dönmeye başladılar… Mevsim Eylül başı, avlanma yasağı biteli birkaç gün oldu. Bu nedenle balıkçı tekneleri bir heyecanla kazançlarının peşindeler.  Oğlum “hava aydınlandı ama güneş doğmadı daha. Acaba göremeyecek miyiz?” diye sordu. “Şüphen mi var doğmasına? Biz güneşin doğmasını umut ettiğimiz için burada değiliz, doğacağından kesinlikle emin olduğumuz için buradayız.” diye yanıtladım. “Sadece sabret; zamanı geldiğinde güneş ortaya çıkar”.

gün ağarıyor

Her yeni günle doğan, büyüyen, içimizdeki yaşama dair umutlardır. O umutların da gerçek olmasını hiç şüphe duymadan, sabırla beklemek gerekir. Her şey tam olması gereken zamanda olur. Ne önce ne de sonra. Umutlarının üzerine hiçbir gölge düşürmemek, onların olacağından güneşin doğacağına emin olduğun gibi emin olmak gerek.

Biraz daha sabahın serinliğini koklayıp, dinginliğin içindeki sabahın ilk seslerini dinledik. Doğa uyanırken, sanki ağaçların nefes almaya başladığını duyuyorduk. Kuş seslerini, martıların sabah kahvaltılarını aramak için kanat çırpışlarını, gecenin çırpınışını bir kenara bırakmış dingin denizin kıyıya hafif vuruşlarının şıkırtısını, uzaklarda havlayan köpeğin sesini, pansiyon sahibinin ördeğinin vakvaklarını dinlemek, sabahın ilk saatlerinde insana ne büyük bir huzur veriyor. Dinginliğin sesi diyorum onlara, çünkü doğanın seslerini bu derece ancak o saatte bu kadar rahat ayırt edebiliyor insan ve bu büyük bir içsel dinginlik veriyor. Henüz insan sesleri, araba sesleri yok. Dahası, sanki doğa da günün doğuşuna saygıyla eğiliyor ve olabildiğince temiz, birbirine karışmayan sesleri, kokuları ve renkleri dinginlik içinde sunuyor.

güneş kırmızı top

Derken sönük bordo rengiyle, mat görüntülü güneş karşımızda belirmeye başladı. O anda tüm ortalığı aydınlatanın o olmadığına emin olabilir insan. Sanki aydınlatan değil de, aydınlığın içinde görünür olmaya başlayan başka bir cisim gibi, bir balon ya da top gibi. Etrafına yaydığı ışığı o anlarda göremiyorsunuz. Ufukta sabahın hafif sisinin ardından yusyuvarlak görünmeye başladığında, “ne kadar alçak gönüllü” diye geçirdim içimden. Sanki aydınlığı veren kendi değilmiş gibi, sade, sessiz, soluk bir görüntüyle merhaba diyordu bize. Sonra düşündüm, aslında, araya giren sabah sisi, benim gözlerimi yanıltıyor ve sanki onun parlamadığı zannını bana yaşatıyordu. Aslında hepimizin başına gelmiştir; aydınlık bir yerde o ışığın kaynağını göremediğimiz olmuştur. Bunu mecazi anlamda da söylüyorum. Bir yere gidersiniz, her şey çok güzel görünür, pırıl pırıl, ışıl ışıldır, işler yolundadır. Oradaki o aydınlığı görür ama kimden kaynaklandığını bilemeyebilirsiniz. Orayı o hale getiren kişinin kim olduğunu çok sonra fark edersiniz… Tevazu içinde, ortalarda hiç görünmeyen, adeta hiçleşerek hizmet sunan, kendini görünür kılmak için etrafına hükmetmeye çalışmayan bir kişi mutlaka vardır her yerde. “Biz de böyle olmalıyız” dedim içimden. Gereken ne ise yapmak, ama bunu bizim yaptığımızı hissettirmemek. Fark eden birileri olduğunda sadece tevazu ile eğilmek ve gülümsemek. Çünkü ben buyum, özel ve önemli başka bir şey yok diyebilmek…

balıkçı ardında kuş sürüsü…

Neden sonra biraz daha yükseldiğinde güneş, ışığın ondan geldiğini anlayabileceğimiz kadar parlamaya başladı. Rengi önce hafif turuncu, sonra sarı, sonra neredeyse beyaza yakın bir parlaklığa ulaştı. O an, buradaki renklerin big-bang sonrası kainatta ilk oluştuğu düşünülen renkler gibi olduğunu düşündüm.(3)

güneş yükseldi

Ağlarını toplamayı bitiren balıkçı çoktan, denizde motorunun patırtısını güne armağan ederek giderken, hayatın tüm koşturmacası ile yeniden başladığını hatırlatıyordu bize. Her yerden sesler geliyor. İnsan sesleri, adımların tıkırtısı, açılıp kapanan kapıların sesi, kahvaltı salonundan gelen hazırlık sesleri, masa-sandalyelerin sesi duyuluyor.
Günaydın dünya….

Güneş artık iyice yükseldi.  Artık sadece ışığını değil, hafif hafif sıcaklığını da hissetmeye başladık. Denizin altı da aydınlandı. Artık dipteki taşları, masmavi rengin altında kumlu-taşlı hatta yosunlu olan yerleri bile seçebilmeye başladık. Balıkçı teknelerinin bazıları bir sefer de gündüz saatlerinde yapabilmek için limandan ayrılmaya başladı. Dönenlerin aksine gidenlerin peşinde martı sürüleri yok… Başkalarının seni izlemesi için senin emek verip nimetleri bulmuş olman, onun da zekâtını veriyor olman gerek…

yeniden balığa…

Güneşin doğuşu farkındalıklarla yansıdı içime. Bildiğim, belki her an yaşadığım fakat farkında olmadığım ya da kimi zamanlar hayatımda olması gerekirken yer vermediğim kimi değerleri hatırlattı, fark ettirdi. Bana şüphe duymamam gerektiğini, hayallerimin, umutlarımın tam olması gerektiği zaman gerçekleşeceklerini hatırlattı. Sabrın ancak olması gereken zamanın gelmesini beklemek olabileceğini, onun dışında, olmakta olan her şeyin kendi nedenleriyle çok güzel olduğunu ve onlara sabır değil, kabul vermem gerektiğini fark ettirdi. Göz yanılgısının getirebileceği zanlar olabileceğini, bunun için her şey netleşene kadar beklemem ve iyice anlamam gerektiğini anlattı. Yansımamızın, yaşamımızın her an alçak gönüllülükle sürmesi gerektiğini, arınmak ve nimetleri elde edebilmek için emek verilmesi gerektiğini, içsel aydınlanmanın cesaret ve emek istediğini, dengede kalabilmenin cesaret ve emeği nasıl desteklediğini fark ettirdi. Kendimde açtığım her yeni kapının, her yeni bilincin etrafıma yansımasının verebileceğim en güzel zekât olabileceğini hatırlattı. Yeni bir güne uyanmış olmanın huzuru, umudu, şükür ve sevgiyle doldu içime.

Güneşin doğuşunu izlemek, görsel bir deneyimden çok içsel bir deneyim. Ufukta güneş doğarken, kendi içinizde de siz, farkındalıklarla, hatırlayışlarla bir kez daha uyanmış, adeta yeniden doğmuş oluyorsunuz. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak bir şekilde, fark ettikleriniz bilincinize yerleşiyor ve hayatınızda gerçekleşmeye başlıyor. Bu, geri dönülemez bir süreç halini alıyor. Kendi içimizde güneşi doğurmak, bu farkındalıklı bilinci yaşamımızda da gerçek kılmak demek. Kendi içinizde de binlerce güneşi doğurduğunuzda, o güneşler için ufuk da, umut da kendiniz oluyorsunuz aslında…

Halil Cibran “Kendini Biliş” anlatımında bütün bunları bak ne güzel toparlamış;

Halil Cibran

Ve bir adam şöyle dedi:
“Bize kendini bilişten bahset.”
Ve o cevap verdi:
“Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir.
Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.
Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz.
Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz.
Ve böyle de olması gerekir.
Ruhunuzun saklı kaynağı yükselmeli ve çağıldayarak denize doğru koşmalı
Ve o zaman, sonsuz derinliğinizin hazineleri gözlerinizin önüne serilecektir.
Ancak bilinmeyen hazinenizi tartmak için tartı aramayın
Ve bilginizin derinliğini değnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayın.
Çünkü kişi, ölçüsüz ve sınırsız bir deniz gibidir.
‘Tek doğruyu buldum’ değil, ‘Bir doğruyu buldum’ deyin.
‘Ruha giden yolu buldum’ değil,
‘Kendi yolumda yürürken ruhu buldum’ deyin.
Çünkü ruh, her yolda yürür.
Ruh ne bir çizgi üzerinde yürür;
ne de bir kamış gibi dümdüz büyür.
Ruh, sayısız taç yaprakları olan
bir lotus çiçeği gibi açılır.” (4)

Füsun YÜRÜTEN
Ekim 2019


ALINTILAR:

1. https://siirantolojim.wordpress.com/2014/12/31/beni-gunese-goturup-yakin/
2. https://www.guzelcumleler.com/gun-dogumu-ile-ilgili-sozler
3. https://phys.org/news/2019-10-universe.html?utm_source=nwletter&utm_medium=email&utm_campaign=weekly-nwletter
4. “Ermiş”, Halil Gibran

* Fotoğraflar: Füsun Yürüten

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here