Eminim hepimiz küçüklüğümüzde güzel prenseslerin yakışıklı presensler tarafından nasıl kurtarıldığını ve prenseslerin güzelliğinin “üvey anneler” için nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlatan masallar okumuşuzdur. Neden bu masallarda kadınlar hep erkekler tarafından kurtarılması gereken objeler halinde görülmüş, neden bir kadının güzelliği diğer kadınlar için tehdit olarak algılanmıştır? Neden Pamuk Prensesin yakışıklı bile olsa bir erkek tarafından rızası olmadan öpülmesi bu kadar kutsanan bir davranış haline getirilmiştir?

Çünkü masallar da, hikâyeler de, romanlar da içinde yazıldıkları toplumların yansımalarıdır. Edebiyat eserleri, bulundukları dönemin ve coğrafyanın gerçekliklerinden, kültüründen bağımsız değildir ve bu anlamda klasik edebiyat eserleri incelendiğinde ataerkil toplum anlayışının bu eserlere yansımaları rahatlıkla görülebilir. Sadece erkeklere hizmet etmek için yetiştirilen, eğitimine, çalışmasına izin verilmeyen, erkekler tarafından yönetilen, boyun eğen, itaatkar, fedakar, iffetli (!) ve pasif kadınlar… Toplumun bakış açısı bu olduğu için, doğal olarak ataerkil dünyayı, yıllarca erkek egemen eserler yansıttı. Ancak, zamanla kümülatif ve kolektif bilinç gelişti, bu konuda farkındalık arttı ve bu “ERK”ek egemen bakış açısı değişti.  Dünya çapında kadınlara oy hakkı gibi temel pek çok hakkı kazandıran birinci dalga feminizmden, sadece beyaz kadınların değil, bütün dünya kadınlarının haklarını ele alan üçüncü dalga feminizme, queer teoriden “yurttaşlık hakları hareketi”ne birçok gelişme bu değişimin göstergesi olarak değerlendirilebilir. Hollywood’da gerçekleşen ve bütün dünyada yankı bulan #Metoo hareketi de bunun son örneklerinden biridir. #Metoo hareketi erkeklerin kadınların rızası olmadan onlara dokunulmasını protesto eden, cinsel tacize karşı çıkan bir sosyal medya kolektifidir. Artık akademide, kurumsal şirketlerde, yolda, sokakta, edebiyatta, sinemada kısacası hayatın her alanında bu anlamda bir dönüşüm gerçekleşiyor.

Peki, “ruhsal/spritüel gelişim” kitaplarında durum nedir? Orada da böyle bir dönüşüm yaşanıyor mu? Ataerkil bir anlayış yerine konuya daha bütünsel baktığını  (sorgulamadan) kabul ettiğimiz bu eserler acaba hangi bakış açısını yansıtmaktadır? Ne yazık ki bu ve benzeri bir çok eser; “insanoğlunun”, maddi ve manevi yönleri, kişisel ve toplumsal sorumlulukları kendinde birleyip bütünleyerek “İNSAN” olma serüvenine hizmet etmesi gerekirken, bilinçli veya bilinçsizce ayrımcılığa neden olabiliyor. Bütünsel bir farkındalık içinde olmadan bu eserleri alıp okuduğumuzda bizlerde yüksek beklentiler oluşturabiliyor ve hatta eserlere ve eserlerin kullandığı dile kritik (/sorgulayıcı) bir bakış açısıyla bakmamıza engel de olabiliyor. Okuduğumuz bu tür bir eser hayatımıza gerçekten katkıda bulunduğunda ve farklı yollar açtığında, bu yollardaki bazı küçük tümsekleri görmezden gelmeyi tercih ediyor da olabiliriz. Ancak eğer ana akım yayınlardan farklı olarak manevi gelişimi konu edinen eserlerle, kendimize, topluma ve dünyaya yönelik daha gelişmiş ve rafine görüşler elde etmek istiyorsak, neden bunu en doğru ve en “tümseksiz” şekilde yapmayalım?

Size bu konuyla ilgili bir deneyimimden bahsetmek istiyorum. Bir arkadaşımla konuşurken Thea Alexander’in MS2150 adlı kitabından bahsetti.  Belki çok küçükken okuduğum için, belki de bilinçaltımın unutmak istemesinden dolayı kitapla ilgili hiç bir şey hatırlayamadığımı fark ettim ve arkadaşım bu kadar övünce tekrar alıp okumaya karar verdim. Edebiyat alanında yüksek lisans yapmamın bir gereği olarak birçok cinsiyetçi eser okumak zorunda kaldığımdan, kendime ayırdığım özel zamanlar için iyi bir kitap arayışı içindeyken MS2150’nin karşıma çıkışı da bir tesadüf olamaz diye düşündüm. Ancak kolay kolay bir kitabı yarım bırakmamama rağmen, bir süre okuduktan sonra kitaba devam edemedim. Çünkü kitabın okuduğum kısmından bütünsel değil “cinsiyetçi” bir yaklaşımla yazılmış olduğunu fark ettim. Jon Lake isimli bir doktora öğrencisinin tekâmül yolculuğuna tanık olduğumuz bu eserde, Mikro ve Makro olmak üzere iki toplumdan bahsedilmekte… Rüyalarında milattan sonra 2150 senesine giden Jon, gerçek hayatında ise 1976 senesinde yaşıyor. Makro topluma birinci, yani en düşük düzeyden giren Jon, ruh ikizleri, Makro eşleri ve rehberlerinin yol göstericiliğiyle en üst düzeye (10. Düzey) yükselmeye çalışıyor. Bu tekâmül yolculuğunda, psikokinezi, telepatik düşünme, düşünceyle seyahat gibi pek çok makro gücü öğrenmeye ve kullanmaya başlıyor. Tekâmülün en üst basamaklarına erişen ve bir ütopya gibi anlatılan Makro toplum sayesinde Jon bir takım yetiler kazanarak mikro insanlara yardım ve rehberlik ediyor. Buraya kadar bir sorun yokmuş gibi görünse de kitap, sanki yeteri kadar erkek egemen anlatı yokmuş gibi tipik bir erkek hikâyesini, erkek bakış açısıyla ele almakta ki bu tipik ataerkil yazım stili her mitte, her klasikte, her çocuk masalında rahatlıkla bulunabilir. Ataerkil roman kurgularında olduğu gibi roman boyunca Jon bir erkek olarak eserin merkezinde yer almakta ve tüm kadın figürler sadece ve sadece Jon için eserde bulunmakta… Bu nedenle de okuyucu makro toplumu bütünsel olacak şekilde, hem kadın hem de erkek bakış açısından deneyimleyememekte….

Batıda ikinci dalga feminizmle ortaya çıkan ve kadın yazımı veya kadın geleneği olarak adlandırılan “akademik hareketlenme” tam olarak bu durumu konu almaktadır. Kadınların sadece cinsiyetleri dolayısıyla tarihten, dinden, edebiyattan ve bilimden özellikte çıkarılmasına ve susturulmasına tepki olarak çıkan bu akım, sadece kadın merkezli bir anlatımı değil ayni zamanda daha politik ve doğrucu bir anlatımı da tetiklemiştir.

Wounded Eurydice

Bunun en güzel modern örneklerinden biri, Carol Ann Duffy’nin Eurydice isimli adaptasyonudur. Orpheus ve Eurydice aşkını, Eurydice’nin ağzından anlatan bu eser bütün mitsel hikâyelere bakış açısını değiştirmeyi hedeflemektedir.  Bu konuyla ilgi daha detaylı okuma yapmak isteyenler için, Simone de Beauvoir’in İkinci Cins’i, Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sı önerilebilir.

Simonde Beauvoir
Virginia Woolf

Ancak MS2150’de ikinci dalga feminizmin ortaya çıkmasına neden olan cinsiyet rollerinin hakim olduğunu ve hiç de yüksek bir bilincin göstergesi olmayacak şekilde kadınların susturulduğunu görüyoruz.

Bir başka eleştiri noktası ise romanın kahramanı Jon’un bütün tekâmülleri gerçekleştirmesi (!) ancak buna rağmen kadın bedenine saygı duyamamasıdır. Jon roman boyunca kadın bedenini kendi bilincine göre bir şekle sokmaya çalışmaktadır.  Jon ne zaman bir düzey atlasa ve manevi bir farkındalık yaşasa, okuyucuda – beyhude bir şekilde- “kadın bedeniyle ilgili bu algısı artık değişir herhalde” düşüncesi oluşmakta ancak bu an hiç gelmemektedir. Kitabın neredeyse sonlarına yaklaşıldığında bile Jon’un, Neda isimli kıza gerek düşünce yollama, gerek psiko-kinezi yöntemiyle güya yardım etmeye çalıştığını,  fakat edindiği bu Makro güçleri bilgece, “bütünün ve birin hayrına” olacak şekilde kullanmak yerine “ERK”ekçe kullandığını görmekteyiz.  Örneğin Jon bu bölümde Neda’nin izni olmadan ona dokunmakta, Neda’nın annesinin evine zorla gelerek annesine şiddet (koltuğa itme) uygulamaktadır ki bunun Pamuk Prenses’i izinsiz şekilde öpen ve bunu normalleştiren erkek egemen masal anlatımından hiçbir farkı yoktur. Çünkü daha sonrasında Neda, bütün bu tavırlarına rağmen Jon’un yardımını kabul etmekte ve Jon’un apartmanına taşınmaktadır. Burada okuyucu son bir ümitle romanda bütünsel bir bakış, bir farkındalık, bir uyanış beklentisi içine girerken üzülerek Neda ile ilgili olarak Jon ve ev arkadaşı Karl’ın şu “can alıcı/acıtıcı” konuşmayı yaptıklarına şahit olmaktadır:

“Fiziksel olarak çekici hale gelebileceğini sanıyorum” dedim. “Sonuçta 9-10 kilo kadar şişmanlarsa bu kadar cılız görünmeyecektir.”

“En az yirmi kilo almalı!” diye yanıtladı Karl; “Çünkü boyu 1.62 metre kadar olmalı, ama onu üstündekilerle ıslatıp tartsak bile ancak kırk kilo gelir. Peki, biçim kazanacak kadar şişmanlayacağını varsaysak dahi, o burnu nasıl gizleyeceksin?”

“Hmm” diye düşündüm, “Burnu konusunda haklısın. Ama küçük bir estetik ameliyatın bu sorunu çözeceğinden eminim. Bunu karşılayabiliriz öyle değil mi?”

Karl ve Jon’un Neda’nın fiziksel görünüşü üzerinden ahkam kesmekle kalmayarak onu kendilerine göre “düzeltmeye” de çalıştıkları görülmektedir. Burada konu edilen burun ameliyatının kadın haklarını ihlalden, kadına şiddetten farkı nedir? Böylece okuyucu “Güya bu kadar Makro farkındalığa ulaşmış bireyler nasıl oluyor da bir insanı bu kadar dış görünüşü üzerinden değerlendirebiliyor ve haddini bu kadar aşabiliyor? Mikro insanı kabulleniş ve makro tekamül yolculuğuna çıkan Jon nasıl olur da böyle mikro bir algı içinde kalabilir?” sorularıyla baş başa kalmaktadır.

Women and Moon

Bugün bile dünyanın bir çok coğrafyasında, bazı erkeklerin kadın bedeni üzerinde hak sahibi olduklarını zannetmelerine ve kadın bedeni sanki onların bir malıymış gibi istediklerini yapabileceklerini düşünmelerine şahit oluyor ve hatta bunu yaşıyoruz. Ancak bu bütünsel olmayan ve “İNSAN”a yakışmayan deneyimi gelecekte gelişmiş bir toplum olarak sunulan bir anlatıda da devam ettirmek ve bu anlatıyı desteklemek istiyor muyuz? Naomi Wolf The Beauty Myth adlı kitabında, kadın bedeni üzerine oluşturulan kuralların, güzellik algısının ve sürekli “daha da güzel olma” dayatmasının, modern dünyada erkek egemenliğini ayakta tutan tek kale olduğunu söylemektedir. Çünkü yaratılan bu dayatma, kadın ne kadar güzel olursa olsun hiç bir zaman yeterli olmamakta, kadını öz güvensiz hissettirerek estetik, moda ve makyaj endüstrisi içinde üreten değil tüketen bir konuma sokmaktadır. Nitekim her dönem değişen güzellik ve moda algıları, bu erkek egemen çarkın en önemli kanıtıdır. Bu sosyo-ekonomik sistemden, en çok erkekler kazançlı çıkmakta kadınlar ise fark etmeksizin aslında ataerkil anlayışı sürdürmektedir.

Peki, bu durumda bizler ne yapmalıyız? Milattan sonra 2150 senesine geldiğimizde bütünsel bir anlayışa ulaşmış, iç dengesini ve birliğini hem içinde hem dışında kurmuş, “GERÇEK İNSAN”lardan oluşmuş bir toplum yaratmak için kendimizden başlayabilir, bu konuda pasif bir şikâyetçi olmak yerine aktif bir uygulayıcı olabiliriz.   

Birinci olarak ayrım, dilde başlar. Önce dilimizden ayrımcı, yargılayıcı kelimeleri çıkarmalıyız. Bu anlamda arınmış bir varlık olma pratiklerimiz içinde, olmazları, aslaları kaldırmak varken, neden ayrımcı kelimeleri çıkarmak da olmasın? Bir işi “adam gibi” yapmak yerine neden “doğru düzgün” yapmayalım? Sözümüzün eri olmak yerinde neden arkasında olmayalım? “İşime karışma” söylemek istediğimizi yeterince anlatıyorken neden ille de “elinin hamuruyla karışma” ifadesini kullanalım? “Tek başına” kalmasını istemediğimizi söylemek “kız/kadın başına” kalmasını istemediğimizi söylemekten çok daha insanca değil mi? Yaptıklarımızın adamlığa sığmaması yerine insanlığa sığmaması, adam olmak yerine insan olmamız, kız/erkek gibi davranmak yerine insan gibi davranmamız, bilim/iş/devlet adamı/kadını yerine insanı olmamız daha doğru değil mi?

Çünkü bizler insanoğlu değil de aslında “İNSAN”lık ailesi değil miyiz?

İkinci olarak, bütün insanları ve onların bedenlerini dil, din, ırk ayrımı gözetmeden her “İNSAN”ı sevgi, saygı, hoşgörü ile kabul edelim.

Üçüncü olarak, “İNSAN”ı ve onun “GERÇEK İNSAN” olma yolculuğunu doğru şekilde yansıtan eserleri okuyalım, destekleyelim ve tavsiye edelim.

Dördüncü olarak, “İNSAN”ı ve onun “GERÇEK İNSAN” olma yolunda sonsuza doğru  yolculuğunu, doğru şekilde yansıtan eserler yazalım ve elimizden geldiğince bu enerjiyi bizler üretip bizler yayalım. Böylece ÖZ’sel gelişimi konu edinen eserlerle, kendimize, topluma ve dünyaya yönelik daha gelişmiş ve rafine görüşler elde edebiliriz diye düşünüyorum. Belki de öncelikli olarak Carol Ann Duffy’nin yaptığı gibi önceki eserleri inceleyip bu eserleri “İNSAN” deneyimini yansıtacak şekilde yeniden ele alabiliriz. Örneğin, kim milattan sonra 2150 senesindeki Makro toplumu bir de bu bakış açısından deneyimlemeyi istemez ki?

Ayşe İrem KARABAĞ
İngiliz Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisans Öğrencisi
Heidelberg, 10 Kasım 2019

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here